6 Haziran 2009 Cumartesi

zeitgeist

- Bayanlar baylar!Uzun zamandır beklediğiniz gösteriyi en sonunda sizlere sunmaktan dolayı mutluluk ve gurur doluyuz. Sözü çok fazla uzatmadan kendisini takdim etmek istiyorum. Karşınızda Zamanın Ruhu!

Upuzun süren alkışlardan, nidalardan ve ıslıklardan sonra kısa bir sessizlik…havada da sabırsızlıkla dopdolu bir heyecan kokusu…

Salonun arkalarından bir ışıltı içinde minik beyaz bir kelebek, seyircilerin üzerinden hızlı kanat çırpışlarıyla sahneye doğru ilerledi.

Sükunet…sonsuz bir sükunet…

Sahnede hafif bir esintiyle biraz kül ve biraz da toza dönüşüp uçuşurken bir çift el ve bir çift ayak oldu, havada asılı kaldı.Belli belirsiz bir de yüz; göz çukurları karanlık, kirpikleri solgun, dudakları kıpırtısız, kaşları vakur…

-Hepiniz buraya hoş geldiniz. Bu akşam burada hoş bir sohbet ya da eşsiz bir senfoni dinlemeye gelenler aradıklarını bulamayacaklar. Söyleyeceklerim sizi sevindirmek ,eğlendirmek için değil, ne de üzmek ya da pişman etmek için. Ben yalnızca anlatacağım…

Ben Zamanın Ruhu’yum. Ben varolmam. Kapı gıcırtılarında, sevgilinin soluklarında, denizden esen rüzgarlarda, geceleri dolunayda içinizi sızlatan ben değilim. Ellerinizde tuttuğunuz kalemlerden çıkan, yeni açmış çiçeklerde kokan, çağlayanlarda su damlası olup akan da ben değilim.

Ben, “ben” değilim, ben “siz” değilim, ben “var “ değilim; ben yokum.

Bu bir aldatmaca değil, bu bir bulmaca değil,bu bir oyun değil, bu “olan”…

Siz insansınız. Varsınız ve ordasınız. Özgürsünüz ve mahkumsunuz. Yaşıyor ve ölüyorsunuz. Doğuyor, doğuruluyor ve doğuruyorsunuz. Büyüyor, ergenleşiyor ve yaşlanıyorsunuz.

İnanıyor ve vazgeçiyorsunuz; ama “inanılan” sizin değil. Değer veriyor ve değersizleştiriyorsunuz; ama “ değer” sizin değil. Var ediyor ve yok ediyorsunuz; ama “varlık” sizin değil. Mutluluğu unutanlarsınız, çünkü mutluluk sizin değil…

Gülüyor ve ağlıyorsunuz; ama gözyaşı sadece “su”dur. Seviyor ve sevişiyorsunuz; ama beden sadece “et”tir. Söylüyor ve dinliyorsunuz; ama söz sadece “suret”tir.

Sabahları “gün”e uyanıp gün batımlarında “gece”ye uyuyorsunuz; oysa ki “gizem” gecededir. Aydınlıklara yürüyüp karanlıklarda duruyorsunuz;oysa ki “yol” karanlıktadır. Suçlusunuz ve korkaksınız daha çok! Çünkü gökyüzü mavidir ve onu maviye siz boyamadınız.Alçaksınız ve küstahsınız!halbuki tarlalar dolusu çimenleri siz yeşertmediniz,yağmuru siz yağdırmadınız ve yıldızları siz parlatmadınız…

Her sabah güneş sıradan ihtişamıyla doğarken, karanlık odalarınızda onun ışıtmadığı renklere bakıyorsunuz. Altın sırmalı, sedef kakmalı aynalarda savaş boyalarınızla boyanıyor, aynaya soruyor, cevap bulmadan sokaklara akıyorsunuz. Yansımadır gördüğünüz o hayale bakarken, “gerçek” değil, “siz “değil!

Gizli saklı kasalarınızda, saklı paralarınızla saklı hayatlar yaşıyorsunuz. Bir başkasının bedenini isteyip, ona benzemeye çalışıyorsunuz. Bir başkasının sevgisini kıskanıp yuva kuruyor, yuva yıkıyorsunuz. Başkalarının maskelerini takıyor, başkalarının nefesini soluyorsunuz. Halbuki renksizleştiniz, olmayan renklerinizi daha da solduruyorsunuz!

Sizler! Varlık aleminin yüceleri! Dünyanın efendileri! Yeni dünyanıza yeni düzenler kurdunuz. Yeni düzeninizde düzensizlikten şikayet ediyorsunuz! merakınızla atom parçalandı,toprakları parselleyip paylaştınız; ama sevgi paylaşılamadı. Tekerleği keşfettiniz ve dünya çevrenizde dönmeye başladı; silahı keşfettiğinizde ise dünya sizinle ölmeye başladı…

Yaşamayı ne kadar da yanlış anladınız siz; ölmeyi ne kadar da yanlış anladınız!..

Bundan sonra boş yeredir dualarınız ve yakarışlarınız. Merhameti Tanrı’dan dilenmeyiniz; çünkü merhamet yok, Tanrı’nın olmadığı gibi… Ve benden teselli beklemeyiniz; çünkü ben yokum ve bu “an” yok!

Dedi ve sustu.

Önce;

Yüzü, sonra elleri, en son da çıplak beyaz ayakları ışıltılı bir küle dönüştü tekrar ve küller minik beyaz bir kelebek oldular. O, sahnenin üstüne doğru uçtukça uçtu ve eşsiz pırıltılar içinde, “var” olduğu gibi “yok” oldu.

Sonra;

Zaman durdu…

Ve;

Sükunet, sonsuz bir sükunet…

uykubozan

Ziyaretten eksik bırakır oldu gece Uyku Tanrısı;

Bir yanında ak düşler, bir yanında kara sanrısı,

Şiir dediğin bir çift kelam,sözsüzlerin sargısı

Eylemek hep bize düşer, dinleyene yargısı:

" Deliler ki; gözleri kör, dilden yana lal olurlar,

Akılda açık, fikirde seçik, ağuda bal olurlar...

Yolculuktur onlarınki, menzil arzın merkezi,

İndikçe iner derinlere, toprakta ateş, kor olurlar...

Dünya dönmekte devam, gece günü kovalar

Onlar ki, hayattan incelir, "düğüm"de "zar" olurlar...

Görmez sanma gözleri, içlerinde asl-ı hakikat,

Gelene "git!" gidene "kal!" demez, bilmeyene "zor" olurlar...

Çıplak çığlıkları havada, süzüldükçe süzülür de,

Ufukta çizgiye damlar, gökle sarhoş olurlar...

Testisi kırıktır, bade iseler eğer; toprak çeker de,

Renkte saydam, kokuda buruk, tatta mayhoş olurlar...

Nerde can, nerde canan, dünya yekününden kasavet?

Tebessüm nakıştır gözlerinde, sohbette dertsiz olurlar...

Salıncaktır "olan"la "gereken"in girdabı sonsuz kereler,

Varlığın hoş sedasında "yersiz yurtsuz" olurlar... "

Deyip duyurdu Uykubozan, mayadan çürük, bozuk vargısı,

Bir elinde mekan kılıcı, bir elinde tozlu zaman kargısı.

Söz suya yazılır, aklı selimlere kalır sorgusu,

Büyü göğe yazılır, gece söylenir Uykubozan türküsü...