............
merhaba yeni hayat. burası paris. beş kuruş param yok cebimde. şimdilik, şu anda adını hatırlamadığım birinin yanında kalıyorum. çünkü dün annemle babam evi işgal ettiler ve oradan taşınmak zorunda kaldım. anahtarını nasıl ele geçirdiğimi bilemediğim dairenin anahtarını deliğe sokup çevirdiğimde onları çok telaşlı bir halde buldum. odama girdiğimde tavandan yere kadar inen, bembeyaz, devasa giysi dolaplarının kapaklarında birkaç adet kocaman oyuk buldum. en kalitelisinden olduğunu tahmin ettiğim meşeden yapılma, zeytuni yeşil kadife kaplamalı yemek odası takımına ait sandalyenin ise yalnızca tek bacağı sağlam kalmıştı. geçen ay aldığım büyük boy sırt çantasının her iki askısı birden dikiş yerlerinden sökülmüş, ne işe yaradığını hiç bilemediğim bezden yapılma maket kadının kol ve bacakları anlamsızca parçalanmıştı. babam ayakta dolanıp keyifle sigarasını yudumluyor, annemse yere oturmuş, sırtını kireç rengine boyanmış duvara yaslamış, tavanı seyrediyordu. "ben zaten bir iki şey alıp çıkıcaktım" deyip diğer odaya girdim. iki adet kitap, bir adet tişört, bir adet kot pantolon, bir adet yün örgüsü şal, bir adet fotoğraf, bir adet defter ve bir adet de kurşun kalem alıp bez torbaya sıkıştırdım. dışarı çıkabilmek için tek istikamet olan kendi odamın içinden geçip sokak kapısına ilerlerken bu defa birşey söylemedim. sanırım buna gerek yoktu, bunun gerekliliğini gösterecek bir beklenti yoktu odada. sükunet içinde merdivenlerden aşağıya doğru kıvrıldım.
...........
şimdi adını bilmediğim bir meydandayım. arkamda yüksekçe bir mermer paltform var. az önce bir kaç genç geldiler ve platformun üzerinde bağdaş kurup oturdular. bir perküsyon ekibi olmalı. daha önce hiç görmediğim bir sürü garip görünüşlü alet çıkardılar ve bağdaşlarının önüne dizmeye başladılar. o kadar yakınımdalar ki, onları izleyen diğer insanlar beni da onlardan biri sanıyor ve gençlere yönlendirilen bakışlardaki merak ve heves beni de kapsamına alıyor. ben de onlardan biriyim belki, neden olmasın? gençlerden sarışın mı yoksa kızıl mı olduğuna karar veremediğim, gözlüklü, ciddi olanı bana doğru iyice yanaşıyor. hiç konuşmuyor, nedenini anlayamıyorum, yüzündeki ciddiyet sanki sadece komünist manifestoyu seslendirebilirmişçesine bir izlenim bırakıyor bende.elini uzatıyor,ifadesindeki kararlılık hiç bozulmuyor ama yüzünde bir aydınlık oluşuyor.elini tutup ayağa kalkıyorum, eliyle "gel" işareti yapıyor. birkaç adım atıp kurdukları amatör sahnenin arkası diyebileceğimiz yere doğru yürüyoruz. üstüste yığılı aletleri işaret ediyor bana, sanırım içlerinden birini seçmemi istiyor. def e benzer zilli bir tanesini alıp yerime geri dönüyorum. bu adamların yanında ne işim var bilmiyorum ama işlerini öyle büyük bir samimiyet ve içtenlikle yapıyorlar ki etkilenmemek mümkün değil gibi. onların arasına karışıyorum işte, birazdan minik konserimiz başlayacak. etraftaki kalabalık giderek büyüyor, heyecanlanıyorum, ama şaşkınlıktan değil. kafamı kaldırıp önümüzdeki büyük meydanın karşısında, bize çok da uzak olmayan upuzun taş binaya bakıyorum. bulunduğum yerden eiffel görünmüyor ama sanki bu karşımdaki yapı yeryüzündeki herşeyden daha yüksekmiş gibi ihtişamla dikiliyor ve bize meydan okuyor. kendi rengi eski sarıymış, ama sonradan gökkuşağı renklerine boyamışlar. tepesi görünmüyor bile, belki de bulutların arasına karışmıştır. gözümün görebildiği en yüksek yerinde, kırmızıyla başlıyor kendini bize anlatmaya. kan kırmızısı tan kızıllığına dönüşüyor, sonra eflatun, sonra duman rengi, sonra gök mavisi ve sonra sıralı, sırasız diğerleri...şehrin bu uzun boylu sahibinin renklerine uygun bir düzenleme yapılmış. en yukardan en aşağıya kadar, sadece her kattaki minik pencereleri açıkta bırakacak şekilde duvarları elbiselerle dolu...rengarenk elbiseler...bir çeşit modern sanat sergisi olmalı" diye düşünüyorum, mankensiz defilesiz elbise sergisi görmeye alışık olmayan gözlerim bu cümbüşlü tablo karşısında kamaşıyor...gözlerimi asla kendisinden alamayacağımı sanırken, yüzüm göğe dönük, görkeminden donup kalmışken, yavaş yavaş müzik başlıyor...
...............
köşe başındaki kafenin döner kapısından hızla içeri giriyorum. cebimdeki parayla yalnızca dört paket sigara alınabilir. konserde önümdeki şapkanın içine para yerine yalnızca içinden birkaç dalı içilmiş bir sigara paketi koyulmuş. fazlasında gözüm yoktu zaten. açlık hissetmiyorum ama canım kahve istiyor. neyse ki kafede çalışanları artık tanıyorum. her zamanki yerime geçmeden, yarını da garantiye almak için kasaya doğru yürüyüp bir paket daha sigara alıyorum. sanırım sadece sigarayla besleniyorum, ağzımda ise dün gece yuvarladığım biralarla bir şişe şarabın tadı var...parayı kasanın önüne koydum paketi ise kırmızı hırkamın cebine. yanımdan girişte yer alan masalardan birinde oturduğunu gördüğüm biri geçiyor. deri pantolon giymiş, minik çelik lavhalarla donatılmış kalın bir kemerin altından sarkan ince bir zincir, yakaları yukarıya doğru kıvrılmış bir ceket ve içerisinde günlerdir yıkanmadığı belli olan bir tişört. saçlarının öyle dağınık ki, ne renk olduğunu bir türlü anlayamıyorum. öylesine doğal ki bu hali, ilk defa görmememe rağmen onun bu doğallığına şaşırıyorum, sanki dünyaya bu halde gelmiş gibi bir hali var. arkamdan doaşıp kasanın arkasına doğru geçiyor. kasadaki görevli sevimli bayanın kulağına eğilip belli belirsiz bir şeyler fısıldıyor. arkasını dönüp mutfağa doğru ilerlemeden önce ise küçücük bir bakış...kasadaki bayan bir oyun oynar gibi yarı munzır yarı ciddi bir tavırla ve hatta sanki birşeyleri saklar gibi yada önemli birşeyi örtbas etmeye çalışırcasına neşeyle, yüksek barın üzerine para üstünü koyuyor. yüzündeki güzel tebessümü alıp hırkamın diğer cebime koyuyorum ve masalardan her zaman oturduğum, pencere yanındakine doğru ilerliyorum. daha sipariş bile vermeden kocaman bir fincanda çikolatalı kahve geliyor masama. çantadan kitabı, defteri çıkarıp üzeri sarı ve pembe güllerle donatılmış şekerliğin yanına yerleştiriyorum. kalemi çıkarmak için elimi cebime atıyorum, kağıt paralar var sadece, avucuma alıp bakıyorum sadece, olması gerekenden öyle çoklar ki.
.....................
bunlar o adamın işi olmalı.adını bile bilmiyorum daha...işte orada, birkaç metre ilerde arkadaşlarıyla bir masada oturuyolarlar, kılıklarından hiç beklenmeyecek ölçüde bir sakinlikleri var. adam bana bakıyor...bu adam bana yardım ediyor...
kim bu adam?..
neden bana bakıyor?..
neden gözlerimin ta içine bakıyor?..
neden yüzü içimi ürpertiyor?..
...................